Kötülükten olma, iyilikten doğma…

1 Ağustos 2017 2 Yorum

10.Bölüm

Bir de seni mi seveceğim şimdi?

Baharın mis kokusu huzursuz evimizin içine doluyordu o sabah. Başımın üzerindeki kara bulutun beni terk edeceği de yoktu. Sürekli üzerime sağanak hüzün ve bela yağıyordu. Üstüm başım kedere bulaşmıştı iyice. Baharın büyüsünü bozan kavgalar ise evde iyiden iyiye sıradanlaşmıştı. Mütemadiyen reçeteye uygun alınan bela hapları ile uyuşmuştum sanki. Enerji veren hiç bir şey yoktu. Halsizliğim de cabasıydı. Mart arada bir kışı hatırlatsa da meyve ağaçlarının çiçekleri baharın müjdecisiydi. Güzelliklerden beni memnun edeni seçemiyordum bile.

Belimin kemiği ikiye ayrılacak gibi ağrıyordu. O gün çok perişandım. Babamın sürekli korkakça dırdırlanmasından sinir minir kalmamıştı artık. O böyle umutsuzluk tohumu ekip kendi korkularına bizi hapsetmeye çalışırken, hayatım gittikçe anlamsızlaşıyordu. Oysa bu cehennem hayatı bitmiş sayılırdı. Biraz sağlığıma kavuşunca hemen İstanbul’a okuluma dönecektim. Kurtulacaklardı yakında benden ve peşimden sürüklenen belalılardan da diye düşünüyordum.

Bunu böyle olacağını, bu kâbusun yakında son bulacağını anlatıp, anlaşıldığını görebilseydim umudum artacaktı ama nerede? Anlatmama bile izin yoktu. Neredeyse hiç konuşmuyorduk babamla artık. O mütemadiyen hakaret yağdırıyordu. En komiği de “İnsan kocasını bu zor zamanında bırakır mı? Ailesinin yanından ayrılır mı?” sorularını babamın ağzından duymaktı. Artık gülüyordum o bu soruları sorunca.

Ne kocası ne ailesi be? Ne aile ama diye geçirmiştim içimden. Belimdeki ağrılar kasıklarıma yerleşmişti. Gittikçe kötülüyordum. Neyse ki annem bir çare buldu. Gidip elindeki son varlığı alyansını bozdurmuştu annem. Beni en hızlı şekilde hastaneye yetiştirdi. Alyansı sorduğumda duyduğum cevap daha ağır geldi. “Kâğıt üzerinde adı yazılı bir kocanın alyansını ne yapayım? Şerefimden şüphe ediyorum o yüzük parmağımdayken.” cümleleri ile iyiden iyiye yalan bir aileye sahip olmanın acısını hissettim. Annem sonuna kadar haklıydı söylediklerinde.

Koca denilenin anlamı ne? Görevi nedir? Ailenin temel direği olmak değil mi bu koca denilenin görevi?  Eşini çocuklarını koruyup kollayan, seven olmak değil midir? E annemin kocası bu tarife uymuyordu. O zaman adı başka olmalıydı belki de. “Kocatan” olabilirdi mesela. Kocatan, insanın ruhunu yaşlandıran, tüketen gibi.

Mide bulantılarım, halsizlikliklerim, karın ağrılarım, sürekli kanamalı bir durumda olmamı anlattığımda doktor ultrason cihazıyla organlarımı incelemeye karar vermişti. İçimde ne varsa görmek istedi. Çok zayıflamış olmam başka başka düşünceleri oluşturmuş olacak ki, bir sürü kan tüpü doldurttu bana. Tüm tetkikler bitti. Cihaz karnımın üzerinde gezinirken doktor gözlerime baktı.

-En son ne zaman kontrol yaptırdın?

-Ben öyle çok doktora gitmem. Nereden baksan bir yıl olmuştur doktor.

-Ne? Bir yıl mı?

-Evet, uzun zamandır gitmedim.

-Peki, o zaman sana bir şey dinletmek istiyorum hazır mısın?

-Dinletmek mi?

-Evet.

Doktor, önündeki televizyonlu cihazın tuşlarından birine bastı. Sanki içimde bir tabur asker raprapları gürültüsü vardı. Anlayamadım. Annemin yüzünü gördüğümde ölüyorum sandım. Annem kıpkırmızı olmuş ağlıyordu. Bir an da fırladım yerimden.

-Kapat şunu. Kapat kapat duymak istemiyorum. Duymadım ben kapat. Duymadım. Duymadım. Kapat.

Ellerimi kulaklarımın üzerine yapıştırdım. Dizlerimi kendime doğru çekip adeta kilitlendim. Ağlayamıyordum bile. Annem dondu kaldı. Doktor kıpırdamıyor. Odanın içinde hiç ses yok. Karşımda duran küçük televizyona baktım. Belli belirsiz bir bebek görünüyordu. Görmüyordum. Görmüyordum.

-Deniz Hanım. Bu aylarda böyle bel ağrıları normal. Halsizliğinizin nedeni iyi beslenememişsiniz. Vitaminlerle takviye yaparız.

-Sussssss

-Doktor bey, konuşmamız lazım. Deniz gebe mi?

-Evet. Nasıl anlamadınız? Beş aylık gebe, üstelik oğlu olacak.

-Anneeeee

Annemin kucağında buldum kendimi. Kadının kemiklerini nasıl sıktıysam sendeledik bir an.

-Çıkarın bunu benden çıkarın istemiyorum. Çıkarın bunu.

Karnıma defalarca yumruklar attım. Zıplamaya başladım. Oda etrafımda dönmeye, sesler uzaklaşmaya başladı, karardı herşey. Tam da Jehat dan sonsuza kadar kurtuldum derken ona ait bir belayı içimde taşıdığımı bilmek beni tiksindiriyordu. Jehat’dan bir tane daha olacağı fikrinden daha önemlisi onu benim doğuracak olmamdı. Kurtulmam gerekiyordu ama nasıl? Karnımın içerisinde belli belirsiz hissettiğim o kıpırdamalar, bağırsak gazı değildi. Jehat’ın etinden, kanından, benim etim kanım ile birleşmiş yeni bir canlının varlığının habercisiydi. Ben bunları duymak bilmek istemeyecek kadar sağır ve kör olmak isterdim. Hatta hissiz olmalıydım.

Üstelik bir erkek çocuğuydu. Jehat’ın oğlu. Benim Jehat’a mecburiyet bağımdı o. Jehat’a mecbur kalmıştım artık. Nefret ediyordum bu mecburiyetlerden. Doğurmaya da mecburdum. Doğacaktı. Doğmak zorundaydı. Başka bir çare yoktu. Tüm kanamalara rağmen tutunmuştu hayata, kalbi atıyordu. Kanımdan besleniyor. Ben de yaşıyordu. Sinsice yerleşti içime. Üstelik doktorun hesabına göre babasıyla ilk yaşanan tecavüz anlarından kalma bir eserdi. Jehat’ın pisliğinin eseriydi bu. Kötülüğün eseriydi. Her baktığımda bana bunları hatırlatacaktı. Mecburum. Yine mecburum Jehat’a diye düşündüm. Bu bebek doğacaktı ve başka yolu yoktu.

Jehat benden gitmeseydi, biz karar verdiğimiz gibi Dalyan da alsaydık bu haberi ikimizken, bizken ne hissedecektim ben? İki tane Jehat ve Deniz var bu hayatın içinde. Hangisine göre hissedip yaşamalıydım bu duyguyu ben o anda? Hiç olmadık bir zamanda bazı şeyler gelir ya aklına insanın, tam da o andaydım şimdi. Küvetin içinde suyun akışına karışan iki tutkulu vücut hatırlıyordum.

Elleri keşife çıktığında en hassas yerlerimde, belimden sırtıma ilerlerken, mühürlediği dudaklarımla ne hissettiğimi hatırlamak istiyordum. Parmakları yüzümün kıvrımlarından, göğüslerime değdiğinde ne hissettim onları hatırlamak istiyordum. Zevkin doruklarında kulağıma fısıldadığı gerçek aşk kelimelerinin hazzını yaşamak istiyordum yeniden. Dudaklarının arasında kıymetlenen bir taş gibi parlatıyordu dilinin ıslaklığı ile beni. O ıslaklık içindeki zevki tatmak istemiyor o anı hatırlamak istiyordum. Dili ile dişlerinin arasına sıkıştırdığı göğüs uçlarımı hapsettiğinde adını sayıkladığım anı yaşamak istiyordum. Bütün bunları sadece bu bebeğe bir şans vermek için istiyordum. Bir kere de olsa bana haz yaşatmıştı. Onu bir kere de olsa gerçekten istemiş olduğumu hatırlatmaya çalışıyordum kendime. Bu bebek için babasını istediğim bir gün olmalı hafızamda ve ben bu anıya tutunmalıyım bebeğimi sevmek için diyordum kendi kendime. Sanki o günün hediyesi gibi düşünmeliydim. Öyle sanmalıydım. Bunu kabul etmeliydim zihnimde. Belki istediğim için oldu dersem sevebilirdim bebeğimi.

Peki, Jehat ne hissedecek bir oğlu olacağını öğrenince? O ne yaşadıysa benimle hepsini isteyerek yaşadı. Hiç bana mecbur kalmadı ki? Bebeğini de benden olduğu için sevecektir elbette dedim kendi kendime. Evet, Jehat bilmeliydi. Mutlaka öğrenmeliydi bir oğlunun olacağını. Kim bilir ne koyacaktı adını? Kime benzeyecekti? Ya ona benzerse, ben nasıl seveceğim onu? Ya onlar gibi bir adam olursa? Diye düşünmek dahi istemiyordum. Hemen zihnimden silmek istiyordum bu cümleleri. Kötü tohumdu bu bebek. Bu sorular beni yoruyordu. Cevaplarını bilmek istemiyordum. Benim zihnimde bu sorular dönüp dolaşırken aynı sorular ve benzer endişeler ile kafası karışmış annem, kireç gibi bir renk almış yüzünün kederiyle odama girdi.

-Deniz, iyi değilsin ama biraz konuşmak lazım şimdi. Ertelenemez bu konuşma. Ortada bir hayat var.

-Yapılacak bir şey yok annem. İçimden çıkmasının tek yolu doğum.

-Mecbur doğuracaksın.

-Mecbursun deme bana anne. Mecbur deme.

-Doğurmalısın demek istedim Deniz. Beş aylık olmuş be kızım, günahtır.

-Bana da günahtı anne bana da. Nasıl severim ben bu bebeği, nasıl?

Annem acısını içinde saklı tutamadı. Ağlamaya başladı. Sarıldık birbirimize bağıra bağıra ağlıyorduk. Annemin omuzu salya sümük ve gözyaşı ama o pisliğin içinde bile gömülü kalmak istiyordum. Gözlerimi açmak istemiyordum. Kulaklarım dâhil bütün organlarım keşke bir anda tüm görevlerinden istifa etse diyordum. Ölmek istiyordum.

-Jehat’ın bunu bilmeye hakkı var. Zaten nasıl olur başka türlüsü? Elaleme ne deriz?

-Elalem mi? He herşey bitti, elalemi mutlu edeceğiz.

-Kızım baban haklı bak. Soyadı lazım. Evli de değilsiniz.

-Ha babam haklı öyle mi? Çık anne odamdan hemen çık.

Kendimle yalnız kaldım. Kendimle ne kadar da yalnız olduğumu anladım. Bir ben daha vardı bende ve yarısı unutmak istediklerimle doluydu. Bu bebek benimdi. İçimde yaşayan başka bir candı. Bu canın diğer sahibi de bunu bilmeliydi. Bir mektup yazmam gerektiğini düşünüp kalemime sığındım.

“Bugün benden başka haberlerim var sana. Başka birinden bahsedeceğiz.

İçindeki şeytanla annesinin hayatını cehenneme çeviren, saplantısını sevgi zanneden, annesinin hayallerini kırık dökük hale getirip, avuçlarında can kırıkları, kan revan olmuş kalbi ile başbaşa bırakıp giden, iki ruhlu, hem mazlum hem canavar bir babanın oğlundan bahsedeceğiz.

Dört duvarın bedenen hapis olmasının gelip geçiciliğine rağmen, annesini kendi cehennemine mahkûm eden zalim bir adamın oğlundan bahsedeceğiz. Evet. Jehat Çakmak. Senin oğlundan bahsedeceğiz. Sinsice içime yerleşen beş aylık oğlundan bahsedeceğiz bugün. Tüm kötülüklerine rağmen annesinin bedeninde hayata tutunmuş, kötülükten olma, iyilikten doğma oğlundan bahsedeceğiz.

Bugün benim kıyametim Jehat. Şimdi sadece seni sevmek zorunda kalmayacağım. Senden olanı da sevmem gerekecek. Yine beni mecbur ettin kendine. Sana ait bir parça içimde gün be gün büyüyor. Üstelik benden besleniyor, ben de barınıyor ve ben buna mecburum. Çaresizim. Şimdi sensiz bir hayatın olamayacağını anladığım yerdeyim. Kendimden vazgeçsem de senden ve oğlundan vazgeçemeyeceğim, eminim. Sevgi ve şefkat bu hayatta bir tek bana haram galiba. Sen bile hak etmediğin bir mutlulukla ödüllendirilirken, bu niye benim cezam bilmiyorum.

Tanrı benden ne istiyor? Evet, Jehat Çakmak. Senden bir tane daha doğuyor. Bir oğlun oluyor.”

Kategori: KİTAP

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorum (2)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. BİRKAN dedi ki:

    Hani; Derya soruyor ya hikayenin sonunda “peki ya sen” diye, bu soruya net yanıtım; bu güncenin yazarının yazanı derdim onu yeni baştan yazmak için. Günceyi değil, hikayenin tümünü…
    Hem konu, üslup ve hem de yazar yaklaşımı açısından daha farklı bulmakla birlikte yapılan baskı, dizgi, editör, yan hikaye karışıklıkları ve olayların içine girip çıkan insan sayısı ve bu çokluğun zaman zaman yarattığı karmaşa, Vural veya Jehat Çakmak gibi, romanınızın mesajına zalimce kıymış bence.
    Bu yüzden derim ki yeniden yazılmalı.
    Siz bile bu yazınız için 10. Bölümden diyorsunuz ama yazınız 9.Bölümden. Hikayenin bir çok yerinde benzeri kopukluklar var. Pazıla benzer bir yapı var. Parçalar harika işlenmiş. Fakat bütünleştirmede sanki bazı ters yerleştirmeler var. Bu yüzden de sizin o sıra dışı soyutlama yeteneğiniz ve üst düzey gözlem becerinizin şefkatlı kollarına tekrar emanet etmekte bir beis görmüyorum olgunluğunuza sığınarak.
    Meramınızı anladığımı sanıyorum. Zaten siz aynı zamanda parmağını gözümüze gözümüze sokmada hayli ustalık gösterdiniz ve devam ediyorsunuz. Güneydoğu’da Fuhuş isimli bir inceleme kitabı okumuştum. Edebi açıdan değil ama gündem açısından sarsıcı bir büyüklüğü olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı okumanızı isterdim. Jehat’ ı değil, Jehat lar bulacaksınız orada.
    Okurken ilk aklıma gelen Stockholm Sendromu geldi. Oradan Vasilliski’ ye uzandım. Bu git geller arasında bir başka boyut aramaya koyulduğum için iki ucu da terk ederek salt insana yöneldim. Zaaflarını, isteklerini, gücünü, güçsüzlüğünü, iktidar hırsını ve kendi kurdu oluşunu…
    Sonra yazarı düşündüm. Deniz’i asit kazanına sokar gibi yapıp sonra yukarı çekişini, bunu tekrarladığı her seferinde biraz daha aşağı sarkıtmasını az da olsa sıkıntı duyarak izledim. Jehat dramında tıbbi gerekçeler, gerçeklikler aradım ama bu konuda somut bir şey edinemedim. Freudyen bir araştırma yapılmalı belki emin değilim. Yalnız olayın sosyal vicdanda açtığı derin yarayı göstermedeki cesaret ve doğrudanlığınıza az da olsa kıskanarak dudak ısırdım. Deniz’in ansızın tecavüzcüsü ile dibine kadar sevişme kararını alışınızdaki o atılganlık her ne kadar Deniz’i geçici de olsa okuyucu vicdanından uzaklaştırdıysa da esas mesajınızın tamamlayıcısı olarak çok önemli bir detay olarak benim belleğime yer etti.
    Deniz kimi sevdi sorusuna verdiğiniz ikili cevabın aslında romanınızda pek yeri olmamalıydı diye düşündüm. Nazım’ın “Kan Konuşmaz” adlı romanı bu konuda ön açıcı olabilir. Belki de Aytmatov’un “Selvi Boylum Al Yazmalım” ı…
    Akın, toz pembe günlerin coşkulu ve parlak köpüğü olabilirdi ancak. Jehat ise ne olduğunu gösterdi zaten bir başkasında olmayanın kendinde olduğunu göstererek. Onun sodomize edilmesini kendi vicdan kürsüsünde yıkayıp paklayan Deniz’e göstermiş olduğunuz tahammülün benzerini Jehat’ a göstermemiş olsaydınız tek yanlı kayırma suçu işleyecektiniz ki; siz aslında bu tuzağa hiçbir yazınızda ve hiçbir romanınızda düşmediniz. Deniz’in; “burnu hariç diğer yanlarıyla tamamen bana benziyor” alegorisiyle vermiş olduğunuz kopya hem Perşembe nin gelişine bir işaret ve hem de kapalı toplumların kangren yaralarına sokulan bir mızrak olarak okuyucuyu da delip geçmiştir diye düşünüyorum.
    Hikayenin bitiş şekli güzeldi. Ama sonuca çok çabuk ulaşıldı. Edebiyatta bu tarz bir dönüş va mı bilmiyorum ama yine başa dönerek söylersem bu romanınıza biraz daha şefkat şart. Neden esirgediniz!
    Biliyorum; bunu söylemek haddim değil ama göz göre göre güzele kıyılsın istemem.
    Deniz kendi özgür ruhuyla oluşturduğu aşkına Akın’ın kof vücudunda bir sığınak bulmuştu evet. Akın onun aşkının ab-ı hayatı idi belki. Ama o ev terk etti onu. Üzülmeli mi aşk adına. Ya da sevinmeli mi hiçliğini kucaklayan ve seven Deniz adına?
    Tanrılaşan hiçlik adına…
    Bu da benim sorum olsun bir okuyucunuz olarak.
    Selam ve Sevgilerimle…

    • Nazan Arısoy dedi ki:

      Merhabalar,

      Geç dönüyorum bu aralar kusura bakmayın. Kitap içerisinde yaşanan hatalara alıştım artık. Bana gelince yani bu kitabın yazarına, hikaye ulusal kanalda dizi projesi olunca matematiği değişiyor. Hikayenin ilk hali İlginç adamlar ve kadınları kitabımın son hikayesi olarak yeniden okunmalı. Yeni projeler var. Onlara odaklandım. Sevgiler.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: