Yaşıyor musun?

16 Haziran 2016 0 Yorum

ucZıtlıkları yaratan zihnin esiri olmak için birbirimizle yarışıyoruz. Bedensel yaşlanmaya karşı alınan önlemlere inat, zihince yaşlanıyoruz. Zihince önümüze sunulan ne varsa bizi benlikten uzak tutuyor. Ben diye bir varlık kalmıyor aslında.

Zıtlıktan bahsetmişken; insan için iyi ve kötü zıtlığı hayatının akışını yönlendiren gerçek bir şelale kadar etkilidir. Yoğun akışın içerisinde şelalenin sizin için belirlediği hızla, açtığı yolun içerisinde, belli belirsiz nereye gittiğini bilmeden akar gidersin. Suyun içinde bir damla olarak başlar suya karışamadan akar, yolun sonunda beden olarak kurur bitersin.

İyi kim? Kötü kim? Tanıyor musun? Senin tanıdığın kötüler ne? İyi olan nedir? Bu kavramlar nasıl oluştu? Doğumumuzdan sonraki süreçte sıcak bir sobaya dokunasıya kadar yanmayı bilemezdik. O sobaya dokunup yanmamamız için korunduk. Çocukken yanmayı öğrenmeden ergen olduk. Ergenlikte iyi yönetici, kötü yönetici kavramımız yoktu. Çoğumuz çalışmadan okuduk ve iş hayatını bilmiyorduk ya da bir çocuğun bakımı ile ilgili yapılması gerekenleri. Yetişkinken önce çocuklukta oynadığımız oyunların tadını unuttuk. Oyundan uzaklaştık, sonra cesaretten. Çocukken hissettiğimiz yargısız bedenleşmiş bir aşk yaşardık içimizde belli belirsiz. Gençken yasakların meyvesi tutku ve heyecanla aşk sanardık.

Yetiştik, masum olmayanı tercih ettik. Aşkın bedenine odaklanıp duygusunu yitirdik. Yargılarla, bildiklerimizle aşkın çevresini dikenli teller ile sarıp kocaman bir ateş topu yaptık ve dilediğimizin kucağına fırlattık. Eli yanan yahut eli kesilen dokunur dokunmaz yere fırlattı ya da daha önce yandıklarından hırpalandıklarından dolayı fırlattığımız an arkasına bakmadan kaçtı. Bize biri fırlattığında da aynı tepkilerle hareket ettik. Bu yüzden insanlar hala hem beşeri, hem ilahi aşkın arayışında değil mi?

Bildiklerimizin barındığı zihnin düşmanlığından, kendimizi bilmemek ile yaşıyoruz. Zihnin bir de yandaşları var benin başına bela olan. Kim mi? Etrafınızdaki ara vermeden çalışan diğer zihinler işte. Sizin yargılarınızı, davranışlarınızı, hayatınızı yönetmek için kolları sıvamış, siz farkında olmadan izinleri vermişken görev yerinde bekleyenler onlar.

İyi diye bildiğinize iyi diyor ve ona göre davranış belirliyorsunuz. Kötü diye bildiğinize kötüye göre davranıyorsunuz. Meditatif deneyimlerim sırasında öğrendiğim bir kavram var ki; yaşadığını hatırlatan ve varlığını fark ettiren, bahsetmeden geçemeyeceğim.  “İyiye iyi davranman gerektiğine karar verirsin, kötüye de kötü, peki sen kimsin? Tanımlarına göre uygunlukla hayatına şekil verirken, sen neredesin? Kötü Ahmet’ e göre kötü olmayı seçtin, iyi Zeynep’ göre iyi olmayı seçtin. Sen kimsin? Senin ben nerede peki? Neden başka zihinlere eşlik etmek zorunda hissediyorsun kendini? Yaşam amacın başka zihinlere ve kendinde biriktirdiklerine hizmet etmek mi? Bir insan sana iyi davranırsa, yani sana göre davranırsa iyi öyle mi? Biri senin istediğin gibi davranmazsa, sana benzemezse kötüdür öyle mi? Sen kimsin? Bu iyi kötü kavramların neden var? Tüm insanlar sadece sen gibi olsun istiyor olabilir misin? Senden, sana benzeyen, senin gibi, hatta kopyan gibi mi olmalı diğerleri iyi diyebilmen için? O zaman, yani herkes aynı olduğunda, herkes senin sevdiklerini, senin istediklerini istediğinde, sana benzediğinde, seni sevdiğinde bu seni mutlu edecek mi? Bu durum iştahla oynayıp tüm etapları bitirdikten sonra, eee şimdi ne olacak dediğin bir bilgisayar oyunu gibi olmayacak mı? Üstelik yenisi ve bir üst versiyonu da yok belki de hayatın. Beden son kullanma tarihine geldiğinde biteceksin öyle mi? Başlamadan bitmek olmayacak mı bu? Yeniden başlasam ile başlayan cümlelerin olduğu bir hayatın mı var? Keşkelerle dolu bir listen mi var? O halde şimdi bırak kendini. Hemen şimdi. Bedenin çürümesini seyretmekten başka bir şey değil senin hayatın. Nasıl olsa sence yaşamadığın bir hayatın tamamlanmasını izliyorsun, öyleyse niye bekleyeceksin ki? Şimdi dur. Sana seslen. Çağır onu, sakladığın yerden çıkıp gelsin. Sence yaşamaya karar ver artık.”hiç

Ne kadar da görünümüm ile uyuşmayan bir yaşlılıkta yaşıyormuşum meğer. Kirlilikle yaşlanmışım. “Kirlilik, egom yok benim, ben iyiyim”  dediğinde başlayan bir olgu. Varlığını yokluğunu tartışmaya başladığında ve bir takım kararlarını beyan etmeye başladığında ego konuşur. Zihince konuşurken yalınlıktan çıkar, ruhunu pasifleştirirsin. Bedenin içindeki hazine ruhtur. Hazinedeki mücevherleri oluşturan da sensin, hazineyi değersiz bir teneke parçasına döndüren de sensin. Sen, egosun. Egoysan, içinde yaşattığın gerçek sen değilsin. Kötünün ve iyinin varlığına olan inancınla oluşturduğun kale surlarının altında bir zindanda mahkumsun artık. Oysaki kötü yoktur, ışığın kaçarsa kötü sensin. Kirlisin. Enkazın içinde olanlarla eş değersin. Kötü ne derse onu yapacaksın, iyi ne isterse onu yapacaksın ve yaşamayacaksın. Seni yaşatmayacaksın.

Aşk oluyorsun bazen. Aşk diyorsun, ille de aşk. Adı aşk olanın gözlerinden sızıyor, ruhuna dokunmaya çalışıyorsun. Önce bedenini beğenip, tanımaya, zamanla içine işlerken onun ruhuna hakim olmaya çabalıyorsun ve hatta bunun farkında bile olmuyorsun çoğu zaman. Sonra düşmanınla yüzleşmelerin başlıyor. Çocukluğunun saflığı üzerine kalın bir perde iniyor önce. Yalın bakamıyorsun. Ergenlik tutkularının derecesi azalıyor o da artık mühim değiller listesine ekleniyor ve çöpe atıyorsun. Sonra yetişkinlikte kazandıklarından tek tek tuğlaları üstüste koymaya başlıyorsun. Kendine göre olanlar ve olmayanlar listen çıkıyor zihnin karanlığından önüne. Beğenmediklerin, senin gibi olmayanlar. İstediğin gibi olmayanlar değil mi? Sonra aşk kaçıyor işte. Senden bir tane daha olmadığını hala anlayamadığın bir hayatın içerisinde, “bu da değil, bu da değilmiş, bu hiç değil, ayyy bu da neee böyle, daha neler artık” lar yüzünden aşk ile vedalaşıp, kuyruğuna teneke bağlanan kediler gibi hem eğleniyor, hem de olduğun yerde sayıyorsun. Sonra bekle ki aşk gelsin. Aşk seni bulsun. Aşk sensin de, sen kendince yaşamak istemiyorsun ki?

fb_ımg_1456719138843.jpg.jpgYaşlanıyorsun. Buna kendin izin veriyorsun. Çocukluğun kadar saf ve yalın, yargısız, yaşın olmadığı sonsuzlukta yaşamak kadar keyifli bir hayata sahip olabilecekken, sen yaşlanmak, yaş almak, eskimek, geçmişine ve geçmişin getirdiklerini gömmek istiyorsun kendini. Tüketiyorsun. En kıymetli hazineni tüketiyorsun. Hazine sensin. Hazine olduğunu fark etmeden; şanssızlık, yenilmişlik ya da tam tersi üstünlük ve lanet olası egonun tanımları içerisinde, ben ile vedalaştığın bir beden oluyorsun. Bedenin ötesinden yaşayamadığın hayatını, yaşadığını sanıyorsun. Oysaki kendin dışındaki hayatlara eşlik ediyorsun.

Kötü dediğin, iyiliğin olmadığı yerdir. Kötü olmasını istemiyorsan, kötü dediğin her neyse, sen de saklı olan ışığınla yaklaş. Kötü yokluktur, karanlıktı, bir ışıkla kaybolacaktır. Küçük bir ışıkla yaklaş ve dönüştür. Kabullen.

Şimdi düşün sen kimsin? Kime ve neye göre yaşıyorsun? Yaşıyor musun?

 

 

 

Kategori: EDEBİYAT • Etiket: , , ,

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: