AhSEN’ in San Gimignano macerası…

19 Haziran 2017 8 Yorum

Ortaçağ’dan kalma muhteşem sokaklarda ilerledi. Evler, kuleler, taş sokaklar her yer büyüleyiciydi. Dondurma kuyruğunun bitme olasılığını düşünürken meydandaki su kuyusunun taşlarında bir süre oturup yerden gökyüzüne doğru açılanmış bir sürü fotoğraf çekti.

Adını hep ilginç hikâyeler eşliğinde duyduğu Museo della Tortura e di Criminologia Medievale’ye gidebilmek için cesaretini toplamaya çalışıyordu. İşkence aletlerinin çok matah nesneler gibi sergilenmesi, kafatası kemiklerinden oluşturulmuş duvar, müzeye gelenleri geldiğine pişman edecek gibi düşünülmüştü adeta. Ölümün ve öncesindeki işkencenin soğuk hislerini, acısını ruhu biraz zarif olan biri mutlaka hissederdi diye düşünüyordu. Oldukça korktu.

Müzenin çıkışında kendisini rahatlatacak edindiği diğer bilgilerin peşinden sokaklarda ilerliyordu. Toscana Vadisi’nin prensesi ve sadece o bölgeye özgü bir beyaz üzüm olan Vernaccia’dan yapılan şarapların tadımının yapıldığı Museo del Vino Vernaccia’da gideceğini, sırt çantasının derinlerinde yaşayan seyahat not defterine yazmıştı. Şarap budur dedirtecek kadar lezzetli kadehleri birer birer yuvarladı. İki şişe aldı. Bileklerinin inceliğine karşılık en rahat taşıyabileceği ağırlık buydu.

Bir ara sokaktaki küçük dükkânda orta yaşlarda hoş ve şık bir kadın kucağındaki küçük bir makine ile deri sandalet yapıyordu. Kadının arkasında fotoğraf çekmek yasaktır yazıyordu. Cep telefonunu kontrol ediyormuş taklidi yapıp kadını fotoğrafladı. Kadınla göz göze geldiler. Kendisi için bir sandalet satın almak istediğini söyledi. Kadın eliyle içeri çağırdı. Duvarda asılı birkaç modeli işaret etti. Bu modeller kadının onun için seçtiği modellerdi. Müşterisinin seçmesine izin vermemişti adeta. Oturması için bir tabure verdi. Hızlıca ayak ölçüsünü aldı. Ayağına uygun sandaleti getirip ona giydirdi. Çekmecesinden Ahsen’in ayağına giydirdiği sandaleti yaparken çekilmiş bir fotoğrafını çıkarıp gösterdi. Ahsen şaşkındı. Kısa bir sohbet eşliğinde birer kadeh şarap içtiler. Ayağındaki sandaletin parasını ödedi ve kadın kolunu tuttu. Onu bir duvara doğru götürdü. Perde ile kapalı bir duvardı. Perdeyi açınca Ahsen şaşkınlığı ile çığlık attı. Kadın Ahsen’e gösterdiği fotoğraftaki gibi, sandaleti yaparken çekilmiş fotoğrafın yanına sattığı kişi ile çekilmiş bir fotoğrafını koymuştu. Duvar sayısız fotoğrafla doluydu. Birlikte fotoğraf çekildiler. Kapıda, fotoğraf çekilmesi yasaktır yazısının ne kadar da önemli bir detay olduğunu anladı. Bu Ahsen’in gördüğü en ilginç albüm ve en ilginç kadın ayakkabı imalatçısıydı.

San Gimignano, iki sokak, bir müze, bir kilise ziyareti tadının dışında başka bir lezzetti. Masalsı bir yerdi. Her sokak büyülüyeci ve sıra dışıydı. El sanatları ürünlerinin satıldığı çok sayıda dükkânın varlığı orada yaşayanların, alışılmışın dışında geleneklerine, el sanatlarına bağlı, tarihi dokusunu korumaya çalışan özel insanların varlığının ispatıydı. El dokuması mefruşat ürünlerinin satıldığı bir dükkâna girdi. Aklını kaçırmış gibi her detaydan keyif alıyordu. El dokuması melek figürlü orta boy bir duvar halısı aldı. Bu bir halı olmaktan çok, görkemli bir tabloyu andırıyordu. İlk defa birine hediye almak zorunluluğu hissetmemesi ona iyi geldi. Hediye alması gereken kimsesi yoktu. Hediye alınan kişilerin yaşadığı yere geri dönmek gerekirdi ve onun geri dönmek gibi bir düşüncesi yoktu. Yaşamının sonuna kadar kalabileceğine inandığı bir yer onun yeni vatanı olacaktı.

Güneş gördüğü gökyüzünde vedalaşmaya hazırlanırken San Gimignano’da gece nasıl olur acaba diye düşündü. Karanlık bir ortaçağ kenti. Eski yüksek duvarlar, kuleler, işkence müzesi, birçok vampir hikâyesine, gerilim filmine sahne olabilecek mekânlarla doluydu. Gündüz sıra dışı yaşantılarının içerisinde Ortaçağ hayatını sürdüren halk, acaba geceleri ne yapıyorlardı? Kendi kendine gülümsedi. Abartılı bir fikir gibi geldi. Bir kapıdan girilen masal kentine yine aynı kapıdan el sallayıp Roma’ya dönmek üzere yola çıktı. Bir anda gitmekten vazgeçti. Donup kaldı. “Masal kentin akşamını yaşamalıyım.” diyerek görkemli kapıdan yeniden içeri girdi.

Produce store on Via San Giovanni. San Gimignano, Tuscany, Italy

Chianti bölgesindeki restoranlara nasıl gidebileceğini ilk girdiği dükkânın sahibinden öğrendiğinde artık onu engelleyecek hiçbir şey yoktu. Ufacık bir köye gizlenmiş, La Bottega del 30 yazılı restoranı buldu. Ünlü şef Helène Stoquelet yönetimindeki bir Michelin yıldızlı restoran olduğunu öğrenmek çok vaktini almadı. 1500’lerden kalma taş binaya yaklaşırken, sarışın mavi gözlü aşırı gülümsemesiyle kapıda duran adamın bir komedi filminden fırlayıp kapıya geldiğini düşündü. Adamın yanına yaklaştığında, restoranın şefi olduğunu öğrendi. Fransız şef karşılamasının ardından, servi ağaçları ve dizi dizi bağlara bakan ışıltılı, gösterişli yemek odasındaki masalardan birine oturması için yardım etti. Şef, tercihini sorup, önerilerini sundu. Şefin önerisi ile bir kadeh Felsina Fontalloro 2008 eşliğinde başlangıçlardan porcini mantarlı kızarmış kabak çiçeği ve çapı neredeyse tabağın boyutu kadar olan yumurtalı, ıspanak ve ricottalı dev ravioli ile yemeğe başladı. Ravioli’nin içindeki yumurta tam kayısı kıvamında ve ‘ravioli içinde ravioli’ etkisi yaratıyordu. Taze trüflü tereyağı sosunun damağında harika bir aroma bıraktığını anlamak, sıkıca kapattığı gözlerine eşlik eden “mmmm” tınıları
ve başını sağa sola sallamasıyla oldukça kolaydı.

Ravioli mükemmel bir İtalyan ve Fransız füzyon lezzet ustalığı ürünüydü. Minicik bedeni için başlangıç yemekleri oldukça yeterli geldi. Şefin hiçbir ısrarına kulak asmadı. Karnıbahar püreli, mercimekli, ıspanaklı bıldırcının ucundan kıyısından tırtıklamak deyimine uygun bir şekilde lokmalar alıp, eliyle dur işareti yaptığında şefin kahkahasıyla salon inledi. Şef tatlılar hakkında detay vermeye çalışırken Ahsen kahkahalar atıyor, şefin İstanbul’un vapur yolculuklarının vazgeçilmezi seyyar satıcılık yapan adamlardan bir farkı olmadığını düşünüyordu. Israrcı şefin elinden kurtulduğunda,  restoranın kapısının önünde telefonunu çantasından çıkarttı. Gün boyu içtiği şaraplar hafif çakır keyiflik yaratmıştı.

Telefonun şarjı bitmek üzereydi ve Arda’nın mesajını okumaya çalışırken kapandı. “Gecenin prensesi köşeyi…” cümlesini tamamlayamamıştı
bile. Arda’yı tamamen unuttuğunu fark etti. Tam da istediği gibi yaşıyordu. Kimseye göre, kimsenin istediği gibi değil, kendi istediği anıları yaratıyordu. Karanlık sokakları aydınlatan loş sokak ışıklarının altından geçerken, gündüz aklından geçen korku hikâyelerini, vampirleri hatırladı. Gerçekten korkmuyordu ama korkuyor rolü yapıp insanları ürkütebilirdi ve bu çok eğlenceli olacaktı.

İnsanların kalabalık olduğu meydana doğru yürüdü ama amacı meydan da olmak değildi. Meydana açılan tenha bir ara sokaktan meydana doğru, tıpkı bir aktris edasıyla, gerilim filminin efektlerini anımsatacak ard arda çığlıklar attı. İlk çığlığı ile birlikte başka kadınlarında meydan da çığlık attığını duydu. Herkes bir kenara toplanmaya başladı. Kimse sesin nereden geldiğini tespit edemiyordu. Herkes etrafına bakınıyordu. Dördüncü çığlığında gülmesini durduramadığı için ağzını kapattığı sırada tam arkasında bir erkek bağırmasıyla olduğu yerde zıpladı. Elindeki şarap şişelerinin olduğu poşeti yere düşürdü. Şişeler kırıldı. Hemen arkasına döndü. Oldukça şık görünen yakışıklı smokinli bir adam ile göz göze geldi. Adamın iri gece gibi gözleri vardı. Kirli sakallı geriye doğru sıkı sıkı taranmış saçları ve kıyafeti ile tabloluk bir görüntü oluşturuyordu.

Henüz bağlanmamış papyonu boynundan sarkıyordu. Adam  kahkaha atıyordu. Gülüşü ile saklandığı yerden çıkmış şirin gamzesini fark etmemek mümkün değildi. Oldukça derin bir gamzeydi. Elini yukarı kaldırdığında Ahsen bir adım geriye gitti. Adam yeniden kahkaha attı. Elinin uzun ve zarif parmaklarıyla kendisine yaklaşması için işaret etti. Ahsen yeniden geriye doğru adım attı.  Epey korkmuştu. Adam hızlı bir hareketle Ahsen’i belinden kavrayıp dudaklarına yapışıp öpmeye başladı. Ahsen kımıldamıyordu bile tam o sırada Ahsen’in arkasından küçük sinirli bir kalabalık ve bir polis geçiyordu. Adam Ahsen’i öyle bir sıktı ki, kımıldaması mümkün değildi. Kalabalık bulundukları sokağın başında durdular. İkisini gördüklerinde, iki sevgili gibi göründükleri düşüncesiyle yollarına devam ettiler ve Ahsen serbest kaldı.

Adamın gözlerinin içine hırsla bakıyordu. Adının Daniel olduğunu söyleyen adam İngilizce bilip bilmediğini sorduğunda Ahsen konuşmaya başladı. Daniel, Ahsen’in konuşmasına izin vermeden yaptığı şeyin tutuklanmasına neden olabileceğini ve onu bu durumdan kurtarmak için saniyelik bir plan yaptığını söyledi. Ahsen sessiz kaldı. Şaşkındı. Teşekkür etti. Kısa sohbetleri sırasında Daniel’in bir müzisyen olduğunu ve bir arkadaşının düğünü için San Gimignano’ya geldiğini öğrendi. “İnsanları korkutmak için mi buradasın?” Diye sorduğunda birlikte kahkaha attılar. Kendisinin bağırmasından
korktuğunda yere düşürdüğü şarapların kırılmasına sebep olduğu için özür diledi. Kısa ve eğlenceli bir sohbetin ardından Daniel, saatini kontrol etti. “Veda vakti” dedi. Ahsen başıyla onayladı. Daniel, Ahsen’in yanından geçip gidecekken birden durdu.

— Daha önce San Gimignano’da bir düğün izledin mi?

— Hayır.

— Benimle gelmek ister misin? Senin için biraz müzik yapmalıyım.

Ahsen’in kesinlikle geleceğine emin tavrıyla elini Ahsen’e doğru uzattı. Ahsen tereddüt etmeden elini tuttu. Bir iki adım attılar ama Ahsen birden durdu. Elbisesini gösterdi. Düğün için bir kıyafet olmadığı aşikârdı ama bu ne Daniel için ne de Ahsen için o dakikadan sonra hiç önemli değildi. Daniel papyonunu köşe başında cebinden çıkartıp attı. Yol boyunca birkaç kısa çığlık ve bağırma bolca kahkaha atarak düğünün yapılacağı Ortaçağ eskisi muazzam bir taş evin önüne geldiler. Ahsen kapıyı görünce kahkaha attı. Daniel, şaşırdı ve neden güldüğünü sordu. “Gündüz kapısını çalıp kaçtığım ev bu.” dedi. Daniel’da güldü. “Seni yaramaz. Git kendi bahçende oyna.” dedi. Elleriyle Ahsen’in saçında takılı olan tokayı çıkartıp saçlarını açtı. Biraz düzeltti. Tokayı ceketinin cebine koydu. Avuçlarının arasına aldığı yüzünün kusursuzluğunu izledikten sonra, “Hazır mısın?” dedi, Ahsen küçük bir kız gibi iki avuca hapis olmuş yüzünü onayladığı belli olacak şekilde salladı. Daniel, Ahsen’e elini uzattı. Ahsen, Daniel’in elini tuttu. Birlikte kapının açılmasını beklediler. Kapı açıldığında kocaman avludan harika müzik sesleri geliyordu. Herkes kocaman bir halka oluşturmuş ortada gelin ve
damat ile birlikte dans eden kişileri hem alkışlıyor hem de oldukları yerde estetik figürler yapıyordu. Ev sahiplerinin sıcak karşılamalarının ardından avlunun içerisindeki birkaç kişinin Daniel’e seslendiklerini duydular. Daniel, Ahsen’in sırtındaki çantasını ve elinde tuttuğu duvar halısı kutusunu aldı, evin çalışanlarından birine emanet etti. Yeniden Ahsen’in bileğinden yakalayıp sıkıca elini tuttu. Birlikte kalabalığa karıştılar. Çılgınlar gibi dans edip bolca kahkahalı bir gece geçirdiler. Daniel, Ahsen’in belinden kavrayıp kendine doğru çekti. “Hazır mısın?” dediğinde Ahsen neye hazır olması
gerektiğini bilmiyordu.

— Sürekli hazır olup olmadığımı soruyorsun. Farkında mısın?

— Hazır olman önemli bir detay çünkü.

Bahçenin bir köşesine kurulmuş olan sahneye doğru yürüdüler. Daniel, kalabalığa sessiz olmaları için mikrofondan birkaç kelime söyledi. Kalabalık sessizleşince konuşmasını sürdürdü.

— Yanımdaki korku kraliçesine bir söz verdim. Onun için bir şarkı söyleyeceğim. Bilenler eşlik edebilir mi? Kalabalıktan alkış ve ıslıklar duyuluyordu. Daniel, Ahsen ile göz teması kurdu. Eline gitar alıp mikrofonun yakınlarında bir yerde durdu. Ed Sheeren’ın “Thinking Out Loud” şarkısını sahip olduğu muhteşem görüntüsünü süsleyen romantik sesi ile söylemeye başladı. Şarkının sözleriyle şarkı dinleyen bir kadın olan Ahsen için ölümsüz bir anı oluşuyordu. Şarkı Ahsen’i başka bir dünyada yaşadığına inandırıyordu. Unutulmaz bir anıydı onun için.

“Tesadüf Serisi 1 AhSEN” adlı kitabımdan küçük bir hediye…

Kategori: KİTAP

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorum (8)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Behçet Ateş dedi ki:

    Merhaba Nazan hanım,

    Öncelikle sizin gibi sanaat dalında ve yazarlık fikirlerinizden faydalanmak benim için son derece memnuniyet duyduğunu belirterek isterim.
    Ekranda görünen San Gimignano eserinizi hepsini bitirmemiş olsam bile, fakat okuduğum kısmında mükemmel bir eser ve çok faydalı bir kitap olduğunu belirtmek istiyorum,
    Fakat benim kitap ismine verdiğiniz isim dikkatimi çekti. Avrupalıların (San) kelimesi hem ailenin soy takip edici unvanı olarak takip büyük aşiret anlamını taşıyor, fakat (Gimigrano) nun isimin kukeni nedir ve ne anlama geldiğini paylırsanız çok sevinirim ve sayenizde bişi öğrenmiş oluyorum.
    Sevgi dolu saygılar dilerim.
    Behçet Ateş

    • Nazan Arısoy dedi ki:

      Merhaba,

      Kitabın adı Tesadüf Serisi AhSEN. San Gimignano İtalya’da masalsı tarihi bir bölge. Ortaçağ kasabası. Tılsımlı kuleler kasabası. Hikayenin çok kısa bir anlatımı o bölgede geçiyor. Gimignano bir isim.

  2. Behçet Ateş dedi ki:

    Kitabin ismi hakinda verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim, insanların yaşam koşuları ve hayatın şartlarına göre bırakılan gerek sevgiye dayalı aşk hikayeleri ve gerekse yaşamkoşularına endeksli roman hikayesi yazıp insanları bilgilendirmek en zevkli ve ruhun enerji gidasi olsa gerek.
    Size başarılar ve mutlu bir yaşam dikerim.
    Saygilar: Behçet Ateş

  3. BİRKAN dedi ki:

    Merhaba yeniden.
    Bu yazınızı okuduğumda aklıma Umberto Eco’nun “Gülün Adı” isimli o şahaseri geliverdi nedense. Kitabı okumaya başladığımda uzaklaştığımı farkettim bu düşünceden. Taki; San Gimignano ile ilgili bölüme gelene kadar. Sistina kubbesinde bir kaç fırça darbesiyle yaratılışın anlatımı üzerine yazar yorumu kendi varoluş anlayışıma uygun düşmese de sunuş biçimi ve içine katılan samimiyet okumamın heyecan içinde geçmesini sağladı.
    Sona doğru veya sonunda diyelim; biraz Gogolvari bir hava kokladım ki gerçekten büyük bir sürpriz oldu benim için.
    Roman kişilerinin birbiriyle olan ilişkileri, değer yargıları ve hoş görü çıtalarının günümüz toplumunun hayli “ileri” sinde olması hasebiyle genel okuyucu açısından ilk bakışta sıkıntılı göründe de içe yapılan samimi yolculuklarda bir “deja vü” yaşanması ihtimali bence çok yüksek.
    Bir hastanenin penceresinde hiçliğe, sanırım yazara göre bütünlüğe, koşacak kadar şizofrenik dalgalanmalar yaşayan Ahsen bana bir fizikçi olarak tanıdık bir ismi de çağrıştırdı. Yazarlarımızdan biri. Sonra Greekeryen kökenlerine baktığımda bir başka romancımızın, Nazan Arısoy’un, satır aralarında dolanmakta olduğunu gördüm.
    O veya bu. Benim açımdan önemli olan kahramanların kime, neye benzediği değil elbette. Kendi varoluşumuzu yeni bir boyutta yaşamak için yeniden ve yeniden aşka dönmenin steril bireyselleşmeye olacağı kesin katkısı ve kaçınılmazını görmek istedim ben hikayenizde. Gördüm de…
    Şizofren yaratıcılığın şemsiyesi altında sakladığınız sembolist yönelim her ne kadar ham dimağlara malzeme olmaya yazgılı ise de, son kertede olayın realizasyonunu yakalayabilen okuyucu için sorun teşkil etmeyeceği düşüncesinde olduğumu bildirmek isterim.
    Güzel bir hikaye okuduğumu söyleyebilirim. Kurgusu itibariyle kusursuz, anlatım ve okuma kolaylığı açısından okuyucuya dost bir hikaye idi. Tatlandım, gülümsedim arka kapağı kapatıp son satırlarınızı okuyunca.
    Ancak, Hakan’ ı bir yere oturtamadım. Nereden geldi, nasıl geldi bilemedim.
    Kitabın kapağı bence iyi olmamış. İkinci kitap, Beni Seveceksin, için kullandığınız kapak bu kitaba daha da uyardı diye düşünüyorum.
    İki kalp. Gizemli be birbirine mahkum..
    Şimdi bu kitabınızı okuyorum. Arkadaşım Deniz şimdi. Eğer kitap bitene kadar izniniz olursa tabi.
    Selam ve sevgiler…

    • Nazan Arısoy dedi ki:

      Merhaba,

      Sanırım bu yorumlarınızı okuduktan sonra şunu yapsam daha doğru olacak diye düşündüm. Kitaplarım basılmadan önce size göndermeliyim belki de arka kapakta sizin yorumlarınız yer almalı. Çok isabetli yorumlar. Harikasınız. Şu ortaya sonradan çıkan Hakan ‘a gelince yazım hatası o. Hakan Arda karakterinin ta kendisidir. Oluyor böyle şeyler. Deniz’in hikayesi AhSEN in kine benzemez. Pek iç açıcı değil açıkçası fakat o da değişik bir konu. Geç cevapladığım için affedersiniz bu arada. Kitap kapak tasarımı konusunda yeni çözümümüz şu; yayınevine bırakmıyoruz artık. Marka danışmanımın ekibi hallediyor. Beni Seveceksin bu anlamda şanslı bir kitap. Tomris’çe kitabımı okumanızı da çok isterim.

      Sevgiler.

  4. birkan dedi ki:

    Öncelikle yorumlarıma verdiğiniz değer ve bu değeri kapakta taçlandırmaya uygun bulan lutuf ve iyi niyetiniz için teşekkür ederim.
    Sonuçta bir okuyucuyum ve yazarımla iletişim köprüleri kurabilmeye hep önem veririm. Bu, yazarın yaşamı sonlanmıs olsa bile böyledir.
    Kapak konusunda söylediğim bir eleştri değil bir öneri idi. Yoksa iki kapak da bence güzel.
    İki kalp dövme esprisine daha uygun düserdi diye düşunmüstüm.
    Harika işler yapıyorsunuz.
    Zevk ve merakla okuyorum sizi.
    Selam ve sevgiler

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: