Yağmur pencerede…

7 Nisan 2017 0 Yorum

Bunca yıldır tüm direnişlerime karşılık kendimi bir pencerenin dışarıya açılan çerçevesinde otururken bulmak, hayatın bilinmeyen bir boşluğuna bacaklarımı sallamak, aşağıdan gelip geçenlerin birbirine beni işaret ettiğini görmek, benim dışımda başka birini bedenimde barındırdığımın ispatıydı o gün.

Bacaklarım boşlukta sallanırken, beynimin yansımasını gözümün önüne sunuyordu adeta. Beynimin içerisindeki birkaç anı, bir tutam acının yarattığı boşlukta sallanıyordum. Mantıkla vedalaşmıştım o pencere çerçevesinde. Aşağıdaki kalabalık, aralarında benim ile ilgili kararlar alıyor, yargılıyor, dedikodu üretiyorlardı. Ben yüzümde saçma sapan bir gülümseme ile onları izliyordum. Oldum olası dalga geçtiğim bir durumun içerisinde olacağım aklıma gelmezdi doğrusu.

Beni bu çerçevede çaresiz bırakan aslında Onur değil, benim içimde büyüttüğüm kendi onurumdu, gururumdu belki de. Onur tüm onursuzluğu ile yeniden kendini kandırdığı bir maceranın içinden çıkamamış, beni de o maceraya sürüklerken canımı yakmayı başarmıştı. Hepsi buydu. Başka
bir kadına tercih edilmeyi kabullenemediğim bir an ile cinnet tetiklenmiş ancak cinayet heyecanını kendi bedenime karşı duymaya başlamıştım. Kendi cinayetimi işlemek istiyordum.

Bu bir intihar da değildi üstelik.  Bedenimi öldürmek değildi amacım. Pencere çerçevesinin altında intihar ettiğimi düşünen onca insanın  anlayamayacağı bir şey yaşatıyordum kendime. Beden ölümünden daha çok can yakan bir karara varmıştım. Tanınan bilinen Yağmur’un ruhunu öldürmek, yaşadığı hayattan vazgeçebilmesi için ölüme yakınlıkta bir hisler yaşatmak istiyordum kendime. Ölmenin ne olduğunu anlamak için birinin ölmesinden çok kendinin yakın olması gerekir bir insanın. Ben de tam bunu yapıyordum. Caddenin tavanından ayaklarımı boşluğa sallayıp ölüme meydan okuyor, ruhumu ufak ufak öldürüyordum.

Benim bile alışkın olmadığım yeni bana, etrafımdakilerin hemen öyle alışmasını bekleyemezdim elbette. Pencereye çıkmadan yarım saat önce Onur’u evimiz dediğimiz ama bir türlü o eve karşı aitlik hissetmediğimiz hayatımızdan kovmuştum. Biz olmaktan ayrılmam için beklediğim onca zamanın
içerisinde kaybettiğim zamanıma acıyordum. Kendime acımaktan da nefret ediyordum. Kendimden nefret ettiğimde, pencerede buldum kendime.
Aynada kendimi beğenmemeye başladığım birkaç zamandır ölümü hak etmişti ruhum. Hak ettiğinin tadına bakıyordu. Kendime haksızlık etmekten usanmıştım. İsyan ettiklerimin listesi epey uzamıştı.

Onur, kendini hiç ait hissetmediği bir hayatın içerisinde inatla çabalıyor, saçma bir inat ile bizi yaşatmaya çalışıyordu. “Vazgeçmek istemiyorum senden” derken bile benden ayrılmamak için kendini zorladığını haykırıyordu resmen. Her model, her renk kadının tadına bakmış, gerekli denemelerini yapmıştı. Heyecanın tavanını da tabanını da benden çok daha iyi deneyimlemişti. Bu denemeleri yaparken benim de deneme olasılığıma karşılık önlemler alıyordu kendince. Daha önce yazdığım melankolik bir romandaki gibi korkuları olan, aşka âşık ayaklarında, kendince arzularından
kurduğu bir hayatın içerisinde ihmal ve bencillikler içerisinde yaşıyor, yaşatıyordu. Nazım Hikmet tadında hayat hırsızlıkları vardı Onur’un. Piraye gibi süründürüyordu, engelliyordu beni. Sosyal ve entelektüel olmamdan haz duyduğu kadar, bu sebeplerle hayatımıza giren insanlardan kıskanıyor, her dost keyfi akşamından sonra saçma sapan yakıştırmalar ve manasız yargılarıyla gecenin finalini şiddetle yapıyordu.

Televizyon izlemiyor olmama bile kızardı. İzliyordum aslında ama gerekli olan gündem bilgilerini takip etmeyi tercih ediyordum. Normal kadınlar gibi çekirdek çitleyip dizi izlemiyormuşum ve bunu da sırf farklı olmak için yapıyormuşum cümlesindeki detay, bana inanmadığı gerçeğiydi. Kendi sahteliklerini ben de bulmaya çalışıyordu. Oysa aynaya baksa yüzleşecekti. Bütün bu kusur arama ve kendini aklama çalışmalarını kuvvetlendirmek için arkadaş çevremizin içerisinde ben de eksik bulduklarını dile getiriyordu. Sıradan olmayışımdan rahatsızdı resmen. Öğretilenlerde kalmış, sonra öğrendiklerini reddetmişti aklınca. Okuduğu fakülteler, aldığı eğitimler, sosyal ve iş çevresi, onun bu geri kafalılığını, sıradanlığını değiştirmemişti.
Yani aslında ben kıçımda bir eşofman altı, önümde çekirdek kâsesi ve elimde kumanda ile avanak avanak oturup, abuk subuk diziler seyretsem, bu saçmalamalar ona iyi mi gelecekti? Bunu anlamak benim beynimin reddettiği bir şeydi. Etrafımızdaki yakın olduğumuz kadınlar ve adamlar
aralarında sürekli ülke gündemini anlatan mevzular gibi dizilerdeki hayatları konuşuyordu. Onlar başkalarının hayatlarını izlemeyi, yargılamayı, eleştirmeyi ve hatta dedikoduculuklarını özgürce yaşamayı tercih etmişlerdi. Ben de yeni hayatları edebiyat adına yaratmayı seçmiştim. Dizilerdeki oyuncularının tamamını tanıdıkları yetmiyormuş gibi, dizinin içersindeki hayatlarından başka gerçek hayatları hakkında da sayısız bilgiye sahipti hepsi. Allah’ım bu kadar gereksiz bilgiyi insanlar neden beyin boşluğuna doldurup, gerçekte öğrenmesi gerekenlere yer bulamaz hale gelir?

Opera, müzikal, tiyatroya gidiyor olmamsa devamlı gösteriş için yaptığım bir eylem olarak nitelendiriliyordu onun tarafından. Ben gösteri yapmıyordum, sadece izliyor ve keyif alıyordum oysa. Her etkinliğe yalnız gidemediğim için yanımda geliyor olması onun tercihiydi ve bundan da ben suçlanıyordum. Ne yapsam olmuyordu ve her hareketim hataydı yani. Ben bu hayatı neden yaşamak ve sürdürmek istiyordum hâlâ bir cevabım yok aslında…

Onur, ruhsal ezikliklerinin hıncını bedenimden çıkartırken, kendinden üstün bulduğu meziyetlerimden dolayı beni bir gün terk etmenin en doğru karar olacağını savunuyordu. Onur, bütün psikolojik eziyetlerini muazzam bir rahatlık ve kolaylıkla yaparken, ben neden maruz kalmak tamamlamasına uymayan bir kabullenişteydim bilemiyorum ama kendi kendime şikâyetçi olmanın ötesine geçemiyordun bir türlü. Onur’u değil, beni anlamak zordu aslında.

Çocuklarımın gözü önünde cereyan eden bu görülmemesi gereken anıların varlığına izin vermiş olmam, gün geçtikçe ağır geliyordu. Hümeyra ile karşılaştığımızda gözleri gizlediğim morlarımın üzerine odaklanırdı. Sonra da gözlerimin içinden itiraf beklerdi daima. Cevapsız bakışların ardından isyanları başlar, her seferinde Onur ile kendimi esir ettiğim hayatıma son vermem hususunda üzerime gelirdi. Birçok kadına göre daha üstün meziyetleri olan bir kadına yakışmayan bu sükûnet halleriydi anlamsız olan. Yaşanan her tatsız gecenin ardından ağlamamaya çalışırken
kurduğum hayallerime sığınıyordum daima. Hayallerimin içerisinde daima huzurlu bir Yağmur vardı. Hayal ettiği bir ev, bahçe, küçük bir lokanta, deniz, kum ve alabildiğince özgür gökyüzü barınırdı bilinmeyen dünyamın içerisinde. Rengârenk çiçeklerin kokularıyla örtecektim bu gri geçmişin pis kokularını.

Onur’un inadına, ölünceye kadar daima beyaz giyeceğime yemin etmiştim. Yasakladığı ne varsa yapmak ve kimseye hesap vermeden, planlamadan, sorgulamadan, yargılamadan yaşamaktı hayalim. Görülmemesi gereken vücudumun kuytularını, dilediğim kadar istediğime gösterme özgürlüğü bile hayal edilir olmuştu zihnimde. Bir de aşk diliyordum. İlla ki bir aşk çarpacaktı. Sonra aniden, “Aşk olacak” der demez vazgeçerdim hayalimden.

Hayatımda “tövbe” dediğim tek hayalim büyük bir aşktı benim. Aşk kelimesine karşılık tövbe demek ne komikti oysa.

“Gelir mi, gelmez mi derken, orada bir yerlerde bekliyordur ruhunun ucundan tuttuğun. Tuttukça tutulursun. Azad edilmeyi beklemiş esirliğinin özgürlüğü ile tamamlanırsın. Zihnindeki yönetim gücünün esareti başlar aşkın gelişi ile. Aşktan kaçtıkça, gizliden gizliye yakalanmak için can atarsın. Aşkın fırtınasında bir yaprak misali savrulmakta var, taçlanıp hayatı şereflendirmekte. Sonunu düşünmeden, karanlıkta yürüdükçe yaşadığını hissettiren, aydınlattığın yoldur aşk… Aşka teslim olmak ile ödüllendirilen, sonsuz bağın sahipleri Yağmur ve Deniz’in mucizesine tanık olmak, kuytularınızda unuttuğunuz yalın hislerinizi coşturacak. Sevdiklerinizin ve sevildiğiniz her günün kıymetleneceğine şahit olacaksınız. Ölümle bitmeyen aşkların günümüzdeki ispatıdır. Temiz bir aşk hikâyesini derinlerinizde hissetmek için hazır mısınız?”

“Yağmur’dan sonra Deniz” çok yakında izleyicisiyle buluşmak üzere… 

Kategori: KİTAP

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: