Tesadüf Serisi-2 “Beni Seveceksin”

2 Nisan 2017 0 Yorum

Kurtulmak…

Kendi iç sesimden kurtulmak mı istediği, etrafında hoşuna gitmeyen sözcüklerden mi bilemiyordu.

Tabular, eleştiriler, bence diye başlayan, senin için en doğrusu bu diye devam eden, hadi kızım hadi, aklını başına topla diyerek kurulan cümlelerdi bu aralar en sık duydukları.

Koca bir derinliğin içinde dibe doğru yuvarlanarak ilerleyen duyguları vardır. Hızla, etrafına çarpa çarpa azalarak hedefe ilerliyordu. Hedef suskunluk seviyesiydi. Susturulan, bastırılanların eşliğinde derin sessizliğin içine yerleşiyordu adım adım.

Yaşıyordu. Hayat akıyordu. Güneşin doğduğunu, yağmurun toprakla birleştiğindeki kokusunu, rengârenk çiçekleri, bulutları, sayamadığımız yıldızları, ayı, derin maviyi görerek, varlıklarını kabul ederek ama sadece görerek yaşamaya alışmak üzereydi.

Doğuma hazırlanırken yaşadığımız o bilinmeyen dünyanın içindeki yalnızlık hissiydi bu. Sesler, hisler var ama tanımsız gibiydi her şey. Ruhu acıdıkça kaybolanların derinliğidir bu. Lime lime kendiliğinden eksiliyordu.

Hayat ruhunun bahçelerinde temizlik yapıyordu kendince. Güzel olanları, en sevdiklerini, en çok kendi olduğu anlarını sildi, süpürdü, attı hayat. Birikintilerin arasında tanımadığı iyiliksizler kaldı. Güven, inanç koca bir çöp yığını olmuştu artık.

Kendiyle baş başaydı. Kuş bakışı dedikleri o bakışla bakıyordu tanıdığını sandığı, tanımadığı insan ruhlarına teker teker.

Darmadağınık akşamlar, aymamış günler yüzünden böyleydi. Şeffaf bir kürenin içinde yuvarlana yuvarlana hedefe doğru ilerliyordu. Gördükleri hızlandırılmış film kareleri gibi algısını bulandırıyordu. Kim kimdir, hangisi insandır, hangisi insan taklidi ve  bu insanlar neden hayatı bu kadar kirletiyor anlamaya çalışıyordu.

Ölmüş ruhunun bedenini yaşatmaya çabalaması için sahip olduğu sebepleri vardı. O sebepler için nefes alıyor, bedeni doyuruyor, dolduruyor, boşaltıyordu.

Beden menfaati, makam hayranlığı, cüzdan açlığı, doyumsuzluktan leş gibi kokuyor insan ruhları. Kin, nefret, hırs kumaşlarından dikili kılıflarının içinde, yalandan gülümsemeleri ile örtüyorlar kendilerini. Kendinin insan olduğunu unutan, “İnsanlardan nefret ediyorum.” cümlelerini kuran ne çok kırgın, kızgın ruh tanıyordu.

Zevkle tüketilen temiz duygulardan sadece bahseder olduk. Edebiyat olmasa unutulup gidecekler sanki. Susanlardan başka, acımasızca haykıranlar, vicdanlarını sandıklara gizleyen, kendinden vazgeçmiş ruhların dünyayı kirletmesini izliyorum. Kirleniyorum. Pisliklerini üzerine bulaştırıyorlardu. Üstü başı yanıp kül olmuş duyguların is kokusuyla kaplandı.

İnadına yaşama eşlik etme mecburiyetindeydi Yalnız gelip yalnız gideceğimiz durakta kendimizden yarattığımız hayat mecburiyetleri yüzündendi bu bekleyişi. Parçalara ayrılarak, başkalaşıyoruz.

Uzun uzun susuyordu. Dinliyordu ve dinlediklerinden zihnine emirler yağdırıyordu. Yeniden yok. Kapılmak yok. Dağılmak yok. Dik dur. Emir kipi ile kendimi azarlayıp duruyordu işte.

Kendinle oyalanmayı da öğrenmişti. Öğrettiler. İşe güce bulaşıp, yalnız değilim, oldukça kalabalığım taklidi iyi geliyordu ona. “Ah bir de şu kalabalıkta yalnız seyahatler olmasa.” Dediği anların içinde geçmiş lekelerini temizleyemeyeceğini iyi biliyordu.

Gerçekten sevgi hissettiği insanları izledikçe gözleri yaşarıyordu. Öyle kıskançlıktan değil, hala sevgi var, inadına yaşıyor hayranlığı ile duygulanıyordu.

Genç bedenlerin boş muhabbetlerini izleyip imreniyordu. Keşke o eski dertlerimiz olsa şimdi dediğimiz günlerdi gençliğin boş mevzularla doldurdukları. Finaller gelse de bitse, devamsızlıktan kalma korkusu olsa, beğendiğim adam başka kıza asılsa, hoca bana taksa mesela. Ev sahibine yakalanmadan bir oda bir salon eve on beş kişi sığsak. Müziğin sesi biraz kaçtı diye kapıya gelen komşulara kapının merceğinden bakıp kapıyı açmasak, gülsek eğlensek. “Anne ben ders çalışmak için falancada kalacağım” deyip şehir dışında çadır kampa kaçsak. Ne bileyim işte yeniden temiz olsak. En eğlendiğimiz zamanda hayatı dondursak bir süre olmaz mı?

Entrikaları anlayamayacak kadar temizliğimizi barındırdığımız çocukluğumuzda yere düşen dondurmamıza ağlasak. Kırılan oyuncağımızla dertle tanışsak. “Ödevimi yapamadım elektrikler yoktu” gibi bahanelerle sıyırsak sorumluluklardan arada sırada. Yoruldum. Yordun beni hayat.

Gel bakalım. Bildiğin gibi gel üzerimize. Nasıl olsa yaraların kabukları sertleşti, daha kalın katman oluştu üzerlerinde ve hatta artık yara açılacak yerimiz kalmadı ruhumuzda. Gel bakalım hayat, inadına gel üzerimize…

Sustu ve sakinlikle geleni bekliyordu. Kardeşimdi Deniz. Aynı karındn ayrı ayrı bizdik biz. Deniz feda edilen kurban değildi, kurban olmayı seçendi o. Feda edilmek isteyendi. Benim eksiklerimin fazlalıkları onda gizliydi. Tamamlayanımdı. Eksiltmedi. Eksildi.

Değişti. Çok değişti hem de. Eskiden duygusal gelen, kimin yaşadığına önem vermeden, kısaca kendisine ait olmayan özel anlarda bile ağlar, heyecanlanır, mutlu olurdu. Kına geceleri, mezuniyetler, dramatik filmler, hepsinden etkilenirdi. Reklamlara bile ağlardı bazen.

Söylenen iyi ya da kötü her cümleyi kafasındaki ilginç önemseme süzgecinden geçirip, sürekli önemsenecekler kısmında biriktirir, takar, kendini çözemediği şeyler için mutsuz ederdi. Artık hepsi bitti.

Kalbi dondu. Hiç bir şeyin anlam ifade etmediği bir süreçteydi. Olsa da olur, olmasa da olur koltuğuna oturmuş, önüne gelecekleri izlemeyi bekliyordu.

Zorunlu olduğu her şeyi çözmek için bir çabası vardı. Eskisi gibi yaşamında etkili olmak zorunda olmadıkları için hiçbir şey yapmıyordu artık. Çabasının farkında olmayanlar için enerjisini tüketemeyeceğim diye karar almıştı. Parmağını oynatmak istemiyordu desem yeri var.

Bu hayata başlamayı herkes gibi o tercih etmedi aslında. Bugüne kadar yaşadıklarının yanlış tercihlerinden olduğunu anlamaksa epey zamanını aldı. Olgunlaşırken, özünü tüketti. Yeniden kendisini bulma çabası içindeydi.

Sır olduğundan habersiz olduğu bir yaşama başlangıç hikâyemz vardı. Güzel bir bebek olduğumuzu anlatırdı annem her zaman. “İnsanın güzel olanı değil, kaderi güzel olanı mutlu yaşar” derdi. Doğruymuş.

Şeklini aldığı kabın içinde salınan cıva gibi, kabın sallantısına göre yön belirleyip, görevini tamamlıyordu. Tükenesiye kadar yola devam edeceği şüphesizdi ama tükendiğini göremeyecek kdar kendini unutmuştu.

Deniz’in hangi yoğunluğuna sebep olan hikâyesinden anlatmaya başlamalıyım bilemiyorum.

Güven yaraları, can kırıkları, kırılan incecik özgürlük kanatlarının oyuk kalan boşluğundan mı anlatmalı tüm hikâyeyi?

Yaşadığını anlamaya başlamadan, sorumluluklarla ince kemikli omuzları şekil değiştirdi. Herkesin hayatı roman olabilecek kadar çarpıcıdır şüphesiz. Hayatının nasıl çalındığını anlatmalıyım belki de.

İntikamın masum kurbanı ve acımasız avcıların avı olmak, ihanet kanı ile yıkanan ruhun kirini pasını yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu hissettirmeliyim belki de.

Mutsuz başlayan hikâyesinin sona mutlu ulaşmasını diliyorum. İyi bildiğim bir şey varsa Deniz bu gidişata dur dedi artık. Mutlu anılar biriktirmek istiyordu.

Deniz olarak gözünü açtığından beri yaşadığı her an için bir hikâye yazacak doluluktaydı. Okudukça kanınızı donduracak hikâyeler biriktirdi hayatında.

Bunlardan biri tüm hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim aslında. Bu sebeple ilk önce onu paylaşmak istiyorum.

Tesadüf Serisi-2 için hazır mısınız? Serinin 2. Kitabı “Beni Seveceksin” 20 Nisan 2017 de seçkin satış noktalarında okuyucusuyla buluşmaya hazırlanıyor. Küçük bir hediye…

Kategori: KİTAP

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: