Dokunabilir miyim ruhuna?

22 Ağustos 2016 0 Yorum

12647363_1681678598737792_3407979902647805989_nHer şey avucunun içinde tuttuğun bir ekrana, dostlarının keyfi ile gülümsediğin bir anın ile başladı. İçten, sıcak ve eminim ki bana aşk bulaştığı için emsalsiz gelen gülüşün, bütün bu yazılan çizilen ve günlerdir gözlerinin içinde seni arama arzusuna sebep oldu.

Şimdilik senin ruhuna dokunmadan gözlerimin içine yerleştiriyorum seni. Sonra belli belirsiz utangaç cümleler kuruyorum sana dair, senden zerreciklerle.

Sızıyorsun. Sızarak geçtiğin zihin yollarını aşındırarak kendine daha hızlı akıp geçeceğin geniş yollar açıyorsun. Ne aktığını, ne de ufak ufak beni istila ettiğini bilmeden ilerliyorsun şimdilik. Gözlerinin içinde yokum. Zihninde gezintim başlamadı henüz. Henüz ile başladıysa cümlelerim imkânsız diye bir şey yok belli ki.

Güneşi batırdığın, ayı göğe taşıdığın, denizin mavisinde yok olduğun,  dostlarınla keyif, canınla can olduğun her an da tanımlıyorum seni. Parmaklarım en sevimliliğinde yanaklarının üzerinde seni hissetmek için hazır da, sen henüz yüzünün üzerinde gezinen parmak ucumda senin için atan yüreğimi bilmiyorsun.

Ahmed Arif gibi seversen bir kadını, bana yabancılık çekmezsin. Ben geçmişe gömdüm çekingenliğimi, sessizliğimi ve şuursuzca beklerken kayıp giden yıldızları izlemeyi. Seviyorsam da, sövüyorsam da alenen, içimde şekillendirmeden, acaba, keşke, ama demeden akışına bırakıyorum ruhumu. Özgür olmayı öğrendim.

Gözlerindeki cevaba bakmaya korkmayacağım. Korkmadan sevmeyi, kendimce hissetmeyi, beklentisiz kabullenmeyi öğrendim. Deli kadınlar denilenlerin arasında mıdır yerim bilmem ama öyle işte. Şeffaf ve ulu orta ruhum. Eğilip, bükülüp hayatın en kıymetlisini, zamanı öldürmeyi seçemezdim. Seçmem.13592561_1735981136640871_1015810487685433815_n

Bütün bu yazdıklarımı okurken, sıradanlaştırmayacağını gördüm. Sıradan değil. Bu benim ruhumun devriminden sonraki en cesur hali. İlk hamle, önce o, sonra ben, olur mu, olmaz mı beklemeleri ile uğraşamayacağım. Delilik ise delilik.

Seni tanımadan, kimsin bilmeden sen de kalmayı diledim. İnsanlığının yansıdığı bir dost gülümsemesi ve yalınlığınla çektin beni kendimi bağladığım kontrol ağacımdan. Bağladığım ipin ucunu ruhuma teslim ettim. Zihnimdeki düğümleri bir bir çözdüm.

İster bakar geçersin, ister yakar yanarsın, bu senin hayatının içinde kendince tercihinin yansıması olacaktır elbette ve ben sadece saygıyla koşulsuz kabullenenim. Kim olduğunu öğrendikçe basamak basamak arşa yükseldin önce zihnimde  ve  –suzluk eki almış umut ile baş başa bıraktın beni. Sonra etten kemikten ve ruhtan bir insan diye bas bas bağıran ruhuma, zihnimi öldürttüm.

Şimdi tam da gözlerinin önünde olmayı başardım. Öylesine bir hayranlık tanımıyla adımı anma yeter. Hayranlığım doğrudur. Hayranlığım, önüne kelepçeler bağladığın saf sevginin gözlerinden yansımasına, gülüşüne şekil vermesine karşılık an be an büyüdü.

Şimdi kim bilir nerelerdesin? Uyur mu, uyanık mı? Kederli mi, mutlu mu? Hasta mı, cevval misin bilmiyorum. Kimin çorak topraklarına yağıyorsun yeşersin, kök salsın diye? Kimin yüzüne bir gülümseme bahşettin? Kimin dudaklarını tutuşturup, kimin başını göğsünle şereflendirdin bilmiyorum. Kimin hayallerindeki başkahramansın? Kim için avucunda bir buket taşıyorsun? Aşk mısın, yoksa aşık mısın? Kırdılar mı seni de? Kaç can kırığı yaptın bugüne kadar? Kimin duası, kimin bedduasına özne oldun bilmem. Bana aşk oldun adam. Sen bana aşkla geldin. Aşkla yaşa tek dileğim.

11904743_1642996859272633_1100359168619681869_nDenize yakın yaşamıyorum diye üzülmüyorum. Bu kadar basit bir kusur için hayata küsecek değilim. Kızmıyorum denize uzak oluşuma çünkü sen denize yakınsın, gözlerin denize bakıyor ya, senin mavin bana yetiyor.

Sonra yeşil ve alabildiğince umutsun. Yeşile de özlemim yok sayende. Sarısın. Yetişkin  buğday başaklarının rüzgârda dansını izlemek kadar sakinliksin.

Beyazsın. Biraz bulut, biraz denizköpüğüsün baktıkça içime huzur damlatan. Yağmursun. Yağdıkça yaşadığım toprakları mis gibi aşk kokutuyorsun. Üstelik henüz benim için kim olduğundan da haberin yok.

Ben ne zaman senin kıyına yanaştım, neden sana demir attım ve neden derinlerine karışmak istiyorum bilmiyorum. Derinlerinde vurgun mu yerim, yaşamadıklarımın keşfi ile mutlu mu olurum bilinmez.

“Zaten sebebini sorarsan aşk değildir.” demişti üstat Haluk Bilginer. Sormadım. Kendimce ışığına çekiliyorum. Ne arkamdaki ne de önümdeki görüntünün bir anlamı yok. Sebepsizce sana çekiliyorum ve senin henüz haberin yok.

Belki de bilsen umman olacaksın ya da alabildiğince hayatı içinde barındıran yaratanı aradığımız gökyüzü. Şimşek de sen, yıldırım da, yakamoz da, yağmur da…

Adın aşk senin. “Aşk” kelimesinde yaşayan, Avarelik, Şımarıklık, Kabulleniş ile yok olmak istiyorum. Sen de yok olmak, aşk adınla şereflenmek istiyorum. Adını tek bir cümlenin içinde özne olarak anmak, dünyaya adınla aşka şahit olduğumu anlatmak istiyorum. Adından etiket yapmayı dilemek değil bu. Senin isminin bitişinde, benimki ile başlayan cümlelerden anı biriktirme arzusu. Birimizden bahsedilirken diğerimizin cümleye ek olması meselesi. Bir anılmak ama kendimizce yaşamak hayatı.12009756_1646144975624488_4563122384180008763_n

Sen kendince var olduğun gibi yaşa, ben de bence anlamlandırayım hayatı. Dilediğimizde bir olmanın huzurunu tadalım. Huzurdan tutku, tutkudan biz olalım.

Sonunu düşünen kahraman olamaz klasikliğine sığınıp, öncesi, sonrası derdinde olmadan, sebep, sonuç beklemeden, hayat kapının önündeki eşikteyim. Tut elimi. Ben sana aşk dedim, sen bana ne dersen de ama bir kere bak gözlerime ve hisset.

Hayatın kısacık gölgeleri arasında biraz ışık ikimize de iyi gelmez mi? Bir filmi izlemeden, bir kitabı okumadan, içeriğini öğretildiği, duyulduğu, tahmin edildiği gibi yaşamanın, tanımlamanın ne anlamı var? Yeni bir kitaba başlar gibi kapağının altına bak ruhumun. Seversen yeni bir sayfa açarsın. Belki bir sayfa ve bir sayfa daha. Birlikte yazarız her bir kelimeyi. İster dost yazarız, ister aşk ama bir olup yazarız.

Ne dersin? Denesek mi?

Aşksın. Gel de hiç olayım… Hiçken aşk olayım olmaz mı? Beni tanımayı dile. En çabuk kabul olacak dileğin benim…

Tıpkı Cahit Zarifoğlu’nun yüreğinin dileği gibi; “Bir incelik gösterin, İncinmesin yüreğim.”

Kategori: EDEBİYAT • Etiket: , ,

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: