Evimizi temiz tutalım…

3 Mart 2016 1 Yorum

YAĞMURLU-SÖZLER-KAPAK

Her insan özeldir. Özgür olmayı istediği kadar hayatı boyunca da özgür yaşar. Tercihlerimize göre belirlenen hayatlarımızın içerisinde ne kadar özel olduğumuzu kabullenip, kendimize bunu ne kadar  yaşatabiliyorsak o kadar mutlu geçiririz zamanlarımızı.

Kendi özgürlüklerimizle başkalarınınkini bastırdığımız, hislerimizle başkasınınkini önemsemediğimiz, önce ben, en doğru ben anlarım, ben bilirim dediğimiz hatta bu saydığımız durumları bize yaşatan kişiler ile temas ettiğimiz anlar da olmuştur. Bunlar olağan ve yaşanası haller.

Rahatsız edici olan, içimizdeki bastırılmış duygular, yetersiz olduğumuzu düşündüğümüz acizliklerimiz, hırslarımız, kıskançlıklarımızın sebebi olan psikolojik sorunlarımızı etrafımızdaki insanlardan gizleyerek, maskelerimizle yaşamaya çabalarken gerçek benliğimizi unutmamız.

Bu maskeler sayesinde, düzgün ve normal biriymiş gibi yaşarken, hayatımızda olan biten tatsız, hiç de yüzleşmek istemediğimiz kötü durumlar karşısında en yakınlarımızdan, kıymetli insanlarımızdan acısını çıkartmak, suçlamak en büyük suç.

Mutlu ve başarılı olamadığı zaman, sebebini aynadaki görüntüsünde aramayan milyonlarca insan var. Geçmişindeki ve hayatındaki insanları, bugündeki başarısızlıklarından dolayı suçlu görmek, hata. İnsan, kontrol edemediği bazı durumların dışında ne yaşıyorsa, birinci derecede kendisi sorumlu. Hiç kimse bir başkası yüzünden gerçek anlamda suçlu değilse, suçlanmayı da hak etmez.

Aile imkânsızlıklar içerisinde geçinmeye çalışırken en azından devlet yardımı ile çocuklarını okutmayı başarabiliyorsa, o çocuğun başarılı olup olmaması, ailesinin parasız olmasından değil, çocuğun azmi ve arzusundan kaynaklanır. Bu durumda bu çocuk, başarısında ailem beni okuttu, çabaladı da ben bugünlere geldim de diyebilir, annemin babamın parası mı vardı imkânsızlıkla ancak bu kadar oluyor da diyebilir. Oysa sonucu doğuran gerekli güç ve davranış kaynağı tamamen kendisidir.

İş arkadaşları aynı görevde yan yana çalışırlar ama içlerinden biri yetki alır. Burada yetkiyi alan mı suçlu, veren mi? Bazen yok o oynaktı, o yalakaydı, o patronun tanıdığıydı diye olayı çirkin yorumlarla baltalamalar yapılır. Bütün bu yakışıksız yakıştırmalar yerine, bu özelliklerin hepsini aşabilecek bir çabam olmalıydı, fark yaratmalıydım demek sanırım daha doğru olacaktır.

İlişkilerde partnerine güvenmeyen erkek ve kadınlar, zihinlerinde ne gibi dalgalanmalar yaşıyorlar da karşısındakini suçluyorlar acaba? Başkalarıyla beraber olmamak için kendi ile mücadele eden, kendini baskı altında hissedenler, karşısındaki kadını ya da erkeği suçluyor, güvenmediğini hissettiriyor.

Birçok aldatma sebebi ile ayrılan insanların, masum olan tarafında duran kişi, aldatan tarafından suçlanmış ve eksik bulunmuştur. Yapılan her kavganın sonunda biri size “Sen bunu yapmasaydın ben de böyle olmazdım “ diyorsa burada bir hata vardır. Biri bir şeyi yapabiliyor ya da yapamıyor diye davranış belirlenirse ilişki kötüye gidiyor demektir. Bu yeterlilik hali ilişkinin başında da gözlemlenecek bir şeydir.

Yaşadıklarımızdan bir başkasını sorumlu tuttuğumuz anlar var demiştik. Bazen ben de bu grubun üyesiyim. Geçmişimi sorguladım, ailemin geçmişini, bugününü düşündüm. Herkesin hikâyesinde bir suçlanan bulundu. Bu, sınavda cevap anahtarını kaydırmışım, bir soruyla kaçırdım gibi bir hal. Olan olmuş yani. Nasıl olduğunun bir önemi de yok artık. Gerçek sebep olduğunu düşündüğünüz kişinin etkisine karşı tepki oluşturmanız gerektiğini atlamış olmanızdır. Yani aslında o maruz kaldığınız durumu yaşamayı tercih etmenizle ilgilidir her şey.

fb_ımg_1454966269993.jpg.jpg

“Eğer mutluluğunuz bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorun var demektir” demiş Aldous Huxley. Birçok ünlü ve bilim adamı yetiştiren, Huxley ailesinin mensubu yazar durumu özetlemiş. “Algı Kapıları” kitabı ile de bu dehlizde insanın nasıl çırpındığını gayet güzel anlatmıştır.

Aldatma hikayelerinde en çok suçlanan kim? Kadın mı? Erkek mi? Gereksiz güvensizlik ve kıskançlık duygusu ile ilişkileri berbat eden kim ise o suçlu. Bu durum cinsiyetsiz bir davranıştan kaynaklanıyor aslında. Formül; kendine yapılmasını istemediğin bir davranışı başkasına yapmamak ile bağlantılı.

İnsanların yaşadıkları olumsuzluktaki kendi paylarını görmek demek, kendi içlerindeki problemle yüzleşmek anlamına da geliyor. Başkalarını suçlamaya alışan insanlar, bunu hiç sevmezler. Diğerlerinden kusursuzluk beklerken, kendi kusurlarına bakmak hiç hoşlarına gitmez. Kendilerinin güvenme konusundaki eksiğini görmektense, başkalarını güvenilmez ve yetersiz görmek daima onlara daha kolay gelir. İlişkisinde verdiği tepkilerde kendisini haklı görür.

İlişkilerimizi, başkalarını algılama şeklimize göre biçimlendiriyoruz. Başkalarını algılamamız ise iç çatışmalarımız tarafından belirleniyor. Kendi içinde sürekli haklı olma ihtiyacı taşıyan bir kimse, karşısındakileri hatalı ve her an yanılgıya düşecek insanlar olarak algılamaya başlayabiliyor.

Kendi içinde kendisini sevmeyen ve kendisine karşı kızgınlığı olan bir insanın, başkalarını suçlama eğilimi de çok yüksek . “Benim hatam” derken bile hep bir çıkış yolu aramayı sürdürürler. Fiziksel yorgunluk, bilinç yorgunluğu bahaneleri ile suçu üzerinden atacak sebepler bulurlar.

Bu tür insanların farkına varamadığı gerçek; kendiyle sorunu olan insanın, ilişkisinde karşısındakinden sürekli ve değişmez biçimde tek bir talebi olduğudur. Bu talep aklanma ihtiyacıdır. Hatalarına karşılık bunların kendince yarattığı bahanelerine sığınır, kendi içinde kendini aklayamazsa bunu zorla etrafındaki insanlara yaptırır.

Kendi kendini sevmemesi ve bilinç dışı suçluluk duygularından dolayı, ilişki içinde de sürekli aklanmaya ihtiyacı vardır. Bunun yöntemi de karşısındakinin kendisine, sürekli sevgi ve beğenisini şartsız ve dolaysız olarak vermesidir.

Başkalarına ne kadar becerikli, zeki ve başarılı olduğunu kanıtlamaya çalışırlar ve bunun onayını görmek isterler. Bu onayı alamadığı sürece, kendi içindeki kendisine yönelik sevgisizliği ve güvensizliği artacağı için ilişkide arıza çıkarırlar. Kendi kafasında biçtiği imajının, başkaları tarafından onaylanması, onu kendi öz nefretine karşı korur.

Bu öz nefretten korunmanın diğer bir yöntemi ise kendisini sevmeyen insanların başkalarıyla yakınlık kurmanın yolu olarak sadece cinselliği ön plana çıkarmalarıdır. Issız adamlar da buradan çıkıyor işte. Karşılarındaki ile ortak yönleri bulunup, bulunmadığı anlamaya çalışmak, tanımak, anlamak ve hoşlanmak gibi değerlerin yerini, cinsel zaferlerin peşinde koşma dürtüsü alır.

Bir cinsel elde edişten diğerine koşulurken insan ilişkileri ile ilgili çok önemli bir açık ortaya çıkar. İki insanın birbirine fiziksel ve ruhsal olarak en yakın olması gereken noktada, kişi insan yakınlığının yerine cinselliği koymuş ve kendi yalnızlaşma sürecini başlatmıştır.

Yalnızlığını bastırmak ve hissetmemek adına, yeni cinsel zaferlerin ve ilişkilerin peşinde koşmak sadece içinde bulunduğu kısır döngüyü kuvvetlendirdiği için kendini mutlu hissediyor. “Sorunum yok ben böyle yalnız iyiyim” fikrini benimsiyorlar. Her birlikte olduğu insanın kötü ve yetersiz olduğunu iddia edip bir sonrakine odaklanıyorlar. Bir önceki kötü olduğu için diğerini tercih ettiğini bile söyleyebilirler.

Neyse bu örneklemelerin sonu yok. Özeti şu. Yaşadığınız her şeyin sebebi siz de. Evimizi temiz tutalım diye çöpleri komşunun bahçesine atmayalım.

Kendini sev, kendini mutlu et.

Kategori: GENEL

Yazar:

Yunanistan kökenli bir ailenin mensubu olarak 1976 da İstanbul’da doğdum. Gazeteci bir baba ve edebiyat öğretmeni bir annenin çocuğu olma münasebetiyle Anadolu’nun bir çok ilinde eğitim aldım.

Yorum (1)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. gguntepe dedi ki:

    Kendini sevmedikten sonra kimseninde seni sevmesini beklemeyeceksin ve hep yapamadıklarında kalır aklın yaptıklarını hiç düşünmezsin. Düşünebilsen zaten…

Yorumunuz

%d blogcu bunu beğendi: